PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Arkadaşlar uzun oLduguna bakmayın gerçekten ibret edinmemiz gereken bir hikaye !


Ispartali
09.Haziran.2019, 04:50
Padişah Gökhan, ayağa kalkamayacak şekilde hastalanmıştı. Ülkenin bir çok bölgelerinden doktorlar çağrıldı. Her birisi, değişik zamanlarda onu muayene ettiler. Kimi bitkilerden ilaçlar hazırladı... Kimi tohumları kaynatarak çay gibi içirdi. Boş verin iyileşmeyi... bel bel bakar hale geldi. Yani bir sözcük dahi konuşamıyordu. Bir müddet sonra, ünü bir çok ülkede duyulan Baki isimli bir hekim saraya çağrıldı... Hekim Baki, Padişah’ı ayaklarına kadar muayene etti. Sonra Padişah’ın yakınlarına :<br /><br />- Karadeniz’de kız başlı bir balık var. Bu balığı getirirseniz Padişah hazretlerinin tedavisi mümkün olabilir. Bu balığın yüreğiyle yapacağım ilaçların hastalığına çare olacağına inanıyorum.<br /> <br />Padişah Gökhan’ın oğlu da içlerinde olmak üzere, yüzlerce kişi kayıklarıyla Karadeniz’de kız başlı balığı aramaya koyuldular. Aramanın üçüncü günüydü. Padişah’ın oğlu, attığı oltaya büyük bir şeyin takıldığını hissetti. Yukarıya kaldırdığı an, karşısına kız başlı balık çıktı... Heyecanlanarak bağırdı :<br /><br />- Balığı ben buldum! Babam yakında iyileşecek!<br /><br />Bu esnada bir çok kişi Padişah’a müjde vermek için saraya koşuştular. Hep bir ağızdan : “Oğlunuz, Şehzade Mahmut, kız başlı balığı buldu...Gözleriniz aydınlık içinde olsun Padişah’ım“ dediler.<br /><br />Padişah’ın oğlu kız başlı balığın ağzındaki oltanın çengelini çok incitmeden çıkardı. Kucağına aldığı balığın ağzında kan, gözlerinde yaşlar vardı. Narin hali ve gözyaşları karşısında duygusuz kalamadı ve onu yine denize bıraktı. Kız başlı balığın kurtulma sevinciyle denize dalışı, unutulacak gibi değildi.<br /><br />Şehzade Mahmut’un yakaladığı balığı denize bırakmasından sonra bir çok kişi, bu kez Padişah’a kötü haberi ulaştırmak için saraya koşuştular. Hep bir ağızdan : “Oğlunuz Şehzade Mahmut, kız başlı balığı denize bıraktı... Çok üzgünüz Padişah’ım“ dediler.<br /> <br />Padişah Gökhan : “Oğlumun yaptığı hareket, benim hayatıma kasdetme anlamına gelmektedir. Bu sebeple oğlum Mahmut’u, şu andan itibaren evlatlıktan reddediyorum. Ayrıca yirmi bir gün sonra da idam ettireceğim.<br /> <br />Şehzade Mahmut, babası Padişah Gökhan’ın emriyle, daha kayığından karaya çıkmadan, yanına gelen muhafızlar tarafından apar topar götürülerek zindana atıldı. Şehzade Mahmut için zor günler başlamıştı.<br /> <br />- Annesi Ayla Sultan, ertesi sabah oğlunu zindanın kapılarını açtırarak ziyaret etti. Elinde bir giysi sepeti ve yiyecekler vardı... Ona :<br /><br />- “Oğlum Olanları ben de duydum. Baban yirmi bir gün sonra seni idam ettirecek... Keşke bulduğun balığı denize atmasaydın? Ben gece hiç uyuyamadım. Senin için bir at ve yol azığı hazırlayacağım… Bir yolunu bulup, yarın gece yarısı, muhafızlar uykuda iken, sarayda bulunan yedek anahtarlarla kapıları açarak, senin yanına geleceğim. Sen, şu an getirdiğim elbiseleri, ben gelmeden önce giyin. Buradan çıkar çıkmaz sarayın arkasındaki Altın Çeşme’nin yanına bağlıyacağım ata bin ve bu bölgeden süratle uzaklaş... Yönün daima doğu yolunda olsun... Şehrin doğu kapısından da çıkmayı unutma... Ben, sen buradan ayrıldıktan sonra, hâlâ buradaymışsın gibi, senin gittiğini farkettirmemek için her gün zindana geleceğim... Sakın ha sakın, tanımadığın insanlarla arkadaş olma! Adamın iyisi aş başında belli olur... Kendini tanıtırken de, ne başına gelenlerden bahset, ne de Padişah çocuğu olduğunu söyle! Bir kamu çocuğu gibi görün... Konuşmadan önce düşün! Bak yine ediyorum : “Adamın iyisi aş başında belli olur“ bu sözüm aklından hiç çıkarma!“<br /><br />Oğlunu üzmemek için adeta gözyaşlarını içine akıtıyordu. Sözlerini sürdürdü : “Belki gece yarısı fırsat bulamayağız... Şimdiden vedalaşalım... Hiç üzülme ALLAH senin yanında olacak! Yolun açık olsun oğlum… Bir başka ülkede de olsan senin hayatta olman benim için bir ışık olacak! Güle güle git oğlum. “<br /> <br />Ayla Sultan, zindanın kapılarını kilitleyerek oradan ayrıldı... Şehzade Mahmut, annesinin dediklerini yaptı. Hiç uyumadan hazır bir vaziyette annesini bekledi. Bir müddet sonra zindanın kapılarının birer birer açıldığını hissetti. İçerde öylesine bir sessizlik vardı ki, annesinin soluk alışı bile uzaktan hissedilebiliyordu. Zindanın kapısı açıldı... Annesi elindeki çırayla içeriye girdi... Adeta fısıltı halinde konuşarak : “Haydi oğlum, dediklerimi yap. Vakit kaybetme!“<br /><br />Ayla Sultan’ın, oğlu Şehzade Mahmut’a fısıltı halinde söylediği son sözler : “Adamın iyisi aş başında belli olur... Bu sözümü unutma! Yolun açık olsun oğlum!“ oldu.<br /><br />Zindandan çıkmadan önce elindeki çırayı söndürdü. Sonra elindeki anahtarlarla sarayın kapılarını açarak, hiç kimseye farkettirmeden içeriye girdi.<br /> <br />O annesinin hazırladığı atı, sarayın arkasındaki Altın Çeşme’nin yanından aldı. Vakit kaybetmeden ata binerek şehrin doğu kapısından çıkmak üzere yola koyuldu. Oldukça heyecanlıydı… İçi adeta titriyordu. Şehirden çıkmıştı. Doğu yolunu takip ediyordu… Bir kavşağa geldiğinde sarı atlı bir kişiyle karşılaştı. Derhal derhal kendi yaşındaydı. Atının üzerindeki örtü ve heybe işlemeliydi. Şımarık bir hali vardı… Kendisini tanıttı :<br /><br />- Adım Yusuf … Gül Şehri’nden geliyorum. İba ülkesine gitmek üzere yola koyuldum... Orada ipek ticareti yapmayı düşünüyorum. Babamı küçük yaşta kaybettim. Gül Şehri’nin zenginlerindenmiş... Ama yıllar geçtikçe varlığımızı kaybettik. Kala kala bir at, bir ipek örtü ve altın iple dokunmuş bir heybe kaldı. Bunları da annem bana verdi... Başka kardeşim de yok. Annem halı ve kilim dokuyarak geçimini sağlıyor. Bu sebeple bir kaç yıl nakit kazandıktan sonra annemin yanına dönmeyi düşünüyorum. Eğer kabul edersen beraber çalışabiliriz?<br /><br />Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :<br /><br />- Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. Ülkemizdeki bazı şehirlere de uğramak zorundayım. <br /><br />Orman kenarına geldikleri vakit dinlenmeye karar verdiler... Kuş sesleri, adeta sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Yusuf ise, kendi heybesine hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyecekleri birer ikişer yutmaya başladı. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi aş başında belli olur“ sözü aklına geldi. Aş sonrası, ben bu kişiyle arkadaş olamam, diyerek onunla vedalaştı... Doğu yolu üzerinde, atıyla tek başına ilerliyordu. Bir müddet sonra dört yolu birleştiren bir kavşakta bir kişi göründü. Onunla selamlaştı :<br /><br />- Merhaba! Nereye gidiyorsunuz?<br /><br />Siyah atlı genç :<br /><br />- Adım Kenan… Dere Kent’ten geliyorum. Ben okuldayken evimiz yandı. Annem, babam ve küçük kardeşim yanarak öldüler. Dayım ve yengem benimle ilgilendiler. Şu an her ikisi de yaşlandı... Kendileriyle bile ilgilenemez hale geldiler. Bu sebeple bana zar zor bir at satın alıp : “Git uzaklarda nakit kazan, hem bizi kurtar hem de kendini…” dediler. Bu sebeple yola çıktım. İba ülkesine gidiyorum. Eğer kabul edersen beraber çalışabiliriz?<br /><br />Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :<br /><br />- Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. Ülkemizdeki bazı şehirlere uğramak zorundayım.<br /><br />Göl kenarına geldikleri vakit dinlenmeye karar verdiler... Çevreyi mis gibi kokan ağaçlar kuşatmıştı. Kuş sesleri sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Kenan ise kendi heybesine hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyecekleri birer ikişer yutmaya başladı. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi aş başında belli olur“ sözü aklına geldi. Aş sonrası ben bu kişiyle arkadaş olamam, diyerek onunla da vedalaştı...<br /><br />Doğu yolu üzerinde atıyla tek başına ilerliyordu. Bir müddet sonra, ilerde dört yolu birleştiren bir başka kavşakta da bir kişi göründü. Onunla selamlaştı :<br /><br />- Merhaba! Nereye gidiyorsunuz?<br /><br />Beyaz atlı genç :<br /><br />- Adım Koray… İba ülkesine gidiyorum. Çevremde fukara insanlar çok. Nakit kazanıp onlarla ilgilenmeyi düşünüyorum. Eğer müsait görürsen beraber çalışabiliriz?<br /><br />Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :<br /><br />- Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. <br /><br />Ülke çıkışına yakın bir yerde bulunan ırmak kenarına geldikleri vakit dinlenmeye karar verdiler... Çevreyi, mis gibi kokan ağaçlar ve çiçekler kuşatmıştı. Kuş sesleri sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Koray ise kendi heybesinden çıkardığı yiyeceklerle sofrayı donattı. Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyeceklere hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’a kendi yiyeceklerinden yedirmeye çalışıyordu. Aş yerken hiç çabuk etmiyor... Lokmasını çiğnerken dahi ağzını kapıyordu. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi aş başında belli olur“ sözü aklına geldi. Aş sonrası, “benim aradığım, annemin de tanım ettiği kişi bu“ diyerek onunla arkadaş olmaya karar verdi. Bu fikrini de Koray’a bildirdi.<br /><br />Koray :<br /><br />- Madem ki beraber çalışacağız, İba ülkesinden ayrıldığımız zaman, beraber ne elde ettiysek, ne kazandıysak yarı yarıya paylaşacağız! Kabul ediyor musun?<br /><br />Şehzade Mahmut, Koray’ın bu fikrini beğenmişti. Ve ona kabul ettiğini söyledi. Birbirleriyle iyice arkadaş oldular. Ve çok geçmeden İba’ya girdiler.<br /> <br />İba Ülkesi bir krallıktı. Başkent Almana’da kendilerine bir odalı ev tuttular. Odayı bir perdeyle tam ortasından ikiye böldüler. Evin dışındaki bir odaya da atlarını bağladılar. <br /><br />İş bulmak da zor olmadı onlar için. Çok geçmeden çil çil altınlara sahip oldular.<br /><br />Bir pazar günü dolaşmak için gittikleri Almana Park’ında Şehzade Mahmut güzel bir kızla göz göze geldi. Beline kadar inen sarı saçları ve mavi gözleriyle dikkatini çekti. Kız ona gülümsedi. Koray da bunu görmesine rağmen, bu mevzu, bahis hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmediler.<br /> <br />Bir hafta sonra yine aynı parkta Şehzade Mahmut aynı kızla göz göze geldi. Kız ona yine gülümsedi. Sonra koşar adımlarla oradan uzaklaştı... Koray da olanları görmesine rağmen bu mevzu, bahis hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmediler.<br /><br />Ertesi pazar yine aynı parktaydılar. Şehzade Mahmut kıza iyice aşık olmuştu. Arkadaşı Koray’a da duyduğu hisleri anlattı. Çok geçmeden Şehzade Mahmut aynı kızla yine göz göze geldi. Kız ona yine gülümsedi. Sonra koşar adımlarla oradan uzaklaşırken Koray ve Şehzade Mahmut onu takip ettiler. Onlar da koşar adımlarla kızın girdiği binaya kadar geldiler. Sonra binanın, kralın şatosu, kızın da kralın kızı olduğunu öğrendiler.<br /> <br />Gönül kral mı tanır hiç? Şehzade Mahmut ve Koray hafta arası bir akşam üstü Kral’dan kız istemeye gittiler. Kral Mar onları çok iyi bir şekilde karşıladı. Her şey konuşuldu, anlatıldı. Sofralar kuruldu. Yediler... içtiler. Kral Mar :<br />- Her şey iyi ve güzel… Ama kızım Prenses Romi kimle evlendiyse, karı koca olmadan evlendiği kişi, sabaha ölü bulundu… Eğer bu haliyle kızımı kabul ederseniz, memnuniyetle Mahmut Bey’e veriyorum… Zannedersem kızım da bu kararımdan sevinç duyacaktır.<br /><br />Şehzade Mahmut ve Koray uzun uzun düşündüler... Ve Kabul ettiler. Şehzade Mahmut ve Prenses Romi’nin düğünü kırk gün sürdü. Kral Mar, Şehzade Mahmut ve Koray’a bir çok hediyelerle beraber birer altın saplı kılıç armağan etti. Kral Mar şatoda kalabilecekleri bir yer göstermesine de rağmen onlar gelini tek odalı evlerine götürmeye karar verdiler. Kral Mar’ın adamları Şehzade Mahmut ve Prenses Romi ve arkadaşı Koray için evlerinde altından karyola, kuştüyü döşek ve yorgan hazırladılar. Şehzade Mahmut ve eşi perde arkasında yatarken Koray da odanın diğer bölümünde yatmak üzereydiler. Gaz lambaları söndürülmüştü. Pencereden gelen ay ışığı her iki bölümü de aydınlatıyordu. Çok geçmeden Koray bir hışırtı duydu. Şehzade Mahmut zor durumdaydı. Derhal kılıcıyla içeriye girdi. Prenses Romi’nin ağzından çıkan ve Şehzade Mahmut’a uzanmakta olan bir yılanın başını bir hamleyle kopardı. Gövdesini de Prenses Romi’nin ağzından eliyle çekerek çıkardı. Prenses Romi baygın haldeydi. Koray onun burnundan soluk aldığını hissetti. Şehzade Mahmut tir tir titriyordu. İkisi ani Prenses Romi’yi soğuk suyla ayılttılar. Prenses Romi’nin hiç bir şeyden haberi yoktu. Sonra dünyasını alt üst eden yılanın kopuk başını ve çırpınan gövdesini gördü.<br /><br />Ertesi sabah Kral Mar’ı, Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray bir torbaya koydukları yılanla ziyarete gittiler. Olup bitenleri anlattıktan sonra yılanın ölüsünü gösterdiler. Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara mutluluktan gözyaşlarını tutamadılar. Israrla onları başka bir şatoya yerleştirdiler. Hepsi mutluydular. Dünyaları değişmişti...<br /> <br />Beş yıl sonra Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray, ülkelerine dönmek üzere, İba ülkesinden ayrılmaya karar verdiler. Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara, kızları Prenses Romi ve damatları Şehzade Mahmut’un mutlulukları sebebiyle, art dönüş kararlarına saygı gösterdiler. Yol için yiyecekler, içecekler konuldu. Vedalaşma sofrası kuruldu. Yediler... içtiler. Sonra dört atla yola koyuldular. Atın birinde Altın ve gümüş malzemeler ve bir çok hediyeler vardı. Ülkenin çıkışına kadar uğurlamak için, onlarla gittiler. Ayrılma esnasında Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray’la beraber Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara hüngür hüngür ağlıyorlardı. Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray gözden kayboluncaya kadar, Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara arkalarından mendil salladılar.<br /> <br />Bir müddet sonra, dört yolu birleştiren ve Koray’la ilk karşılaştıkları kavşağa gelmişlerdi. Koray :<br /><br />- Sevgili arkadaşım seninle beş yıl once burada karşılaşmıştık… Ülke çıkışına yakın bir yerde bulunan ırmak kenarına geldiğimiz vakit da birbirimize söz vermiştik : “Ne kazanırsak yarı yarıya paylaşacağız” demiştik. Şimdi ayrılma ve paylaşma zamanı geldi.<br /><br />Şehzade Mahmut, önce Koray’ı kucakladı. Ona :<br /><br />- Sen iyi bir arkadaş ve eşi bulunmayan bir arkadaşsın… Elbette paylaşacağız.<br /><br />Şehzade Mahmut, iki atı, arkadaşına verdikten sonra eşit bir şekilde, beraber kazandıklarını ve hediyeleri paylaştırdı. Eşyaları yükledikten sonra Prenses Sara’yı ata bindirmek üzereyken Koray :<br /><br />- Sevgili Mahmut, her şey yarı yarıya demiştik. Tek bir şey kaldı!<br /><br />Şehzade Mahmut :<br /><br />- Söyle onu da paylaşalım ?<br /><br />Koray :<br /><br />- Prenses Sara…<br /><br />Şehzade Mahmut :<br /><br />- Nasıl olur ? Onu paylaşmaya kalkışırsak o ölür…<br /><br />Koray :<br /><br />- Ben onu bunu bilmem… Verdiğin sözde dur! Ne demiştik? “Her şey yarı yarıya…”<br /><br />Prenses Sara :<br /><br />- Sevgilim, sen ve ben hayatımızı Koray’a borçluyuz. Bunu sen de, ben de, kabul etmeliyiz. Ben senin mutluluğun için ölümü göze alıyorum. Bırak arkadaşın dilediğini yapsın !<br /><br />Şehzade Mahmut :<br /><br />- Pekiyi kardeşim o halde çek kılıcını !<br /><br />Koray attan inen Prenses Sara’nın karşısına geçti. Kral Mar’ın kendisine armağan ettiği ve yılanın başını da koparan keskin kılıcını çekti. Öğleye doğru yaz güneşiyle pırıl pırıl parlayan kılıcını eliyle sağa sola devinim ettirdi. Hırlayarak bütün kuvvetiyle kılıcını yukarıya kaldırdı Prenses Sara’nın başına doğru vuruyormuş gibi yaptı. Prenses Sara, korkudan midesindekilerini boşalttı. Ağzından yılan yumurtaları ve yavruları da tümüyle çıkmıştı.<br /><br />Koray :<br /><br />- Sevgili Sara, düşmanlarından böylece kurtuldun. Beş yıldır çocuk sahibi olmamanıza da bunlar neden oluyordu. Senin kocan da bir Şehzade’dir. O hepimizden bunu gizledi. Onun pırıl pırıl kalbi var... Çok merhametlidir. Hayat boyu her ikinize de sevinç diliyorum. Padişah olan babası da tedavi oldu. Annesi, dört gözle onu bekliyor. Benim ne paraya, ne altına, ne de atlara ihtiyacım var… İkiniz dört atla güle güle gidin. Yolunuz açık olsun. Her iyiliğin, her güzelliğin bir karşılığı var. Beni ziyarete gelirseniz Karadeniz’deyim.<br /><br />Şehzade Mahmut :<br /><br />- O halde sen… benim denize bıraktığım kız başlı balıksın?…<br /><br />Koray :<br /><br />- Evet sevgili Şehzade’m… Ben oyum! Yani senin acıyarak denize bıraktığın kız başlı balığım...<br /><br />Koray bu sözlerden sonra gözden kaybolmuştu. Şehzade Mahmut ve Prenses Sara oldukça heyecanlanmışlardı. sevinç gözyaşlarıyla birbirlerine sarıldılar... Sonra dört atla Saray kenti Mira’ya gitmek üzere yine yola koyuldular.